16 Temmuz 2012 Pazartesi

Şırnak'ta okul açtık, şehit erimizi andık


İstanbul Ticaret Odası olarak son üç yılda Anadolu’da şehitlerimiz adına yaptırdığımız okullardan birini de Şırnak’ın Kumçatı ilçesinden bir şehidimiz adına inşa ettik; Şehit Er Burhan Yalçın İlköğretim Okulu.

Okulun açılış töreni için Şırnak valisi Sayın Vahdettin Özkan ve Şırnak Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Sayın Osman Geliş’in davetlisi olarak kalabalık bir işadamı heyetiyle 27 Nisan 2012 tarihinde Şırnak’a gittik.

Bizim gibi zamanla yarışan insanlar için günübirlik Şırnak ziyareti ancak Diyarbakır üzerinden yapılabilir. Sabah İstanbul’dan ilk uçakla Diyarbakır’a gideceksiniz. Akabinde araçla Mardin – Nusaybin – Cizre yolunu takip ederek Şırnak’a varacaksınız. İşinizi bitirdikten sonra da aynı yol üzerinden Diyarbakır’a dönüp en son İstanbul uçağını yakalayacaksınız…

Diyarbakır – Şırnak yolu dümdüz, güzel bir yol. Yaklaşık 280 km.


Güneydoğu Anadolu

HOYRAT YAPILANMANIN ADI TOKİ

Yola çıktıktan sonra ilk molayı Mardin’de verdik. Tepenin yamacına dizilmiş avlulu taş evleri, dolambaçlı dar sokakları ve tarihi yapılarıyla Mardin şehri mimari açıdan gerçek bir sanat eseri. Özellikle son yıllardaki restorasyon çalışmaları Mardin’in güzelliklerini daha da öne çıkarmış. Ama ne yazık ki, diğer birçok Anadolu kentinde olduğu gibi Mardin ve Şırnak’ta da, TOKİ’nin hoyrat yapılanmasını gözlemledim. Şehrin mimarisine uygun, tarihi silüeti zedelemeyecek az katlı yapılar inşa etmek yerine TOKİ aynı standart kübik apartmanlarını büyük bir umursamazlıkla Mardin’e de dikmiş.

Tek teselli bulduğum nokta bu binaların eski şehirden uzağa, yeni inşa edilen mahallelerde yapılmış olması.


Mardin

MAYINLI HATTA ORGANİK TARIM

Nusaybin yolu ise Suriye sınırına paralel gidiyor. Tren yolu boyunca giden asfaltın hemen öte yanı Suriye toprakları. Suriye ile aramızda, her iki tarafı da dikenli tel ile çevrilmiş, kilometrelerce uzunluğunda mayınlı bir kuşak var. Uzun yıllar boyunca hiç işlenmediği için bu hat aslında organik tarım için biçilmiş kaftan. Yalnız buradaki en önemli mesele, bu mayınların kimler tarafından ve nasıl temizleneceği. Korkarım, Suriye ile yaşadığımız gerginlik bu projenin hayata geçmesini bir müddet daha erteleyecek.


Sn Kalsın ve Sn Erkesim ile Suriye sınırında

Nusaybin’den sonraki en önemli yerleşim birimi Cizre. Bu ilçemiz Habur sınır kapısına yakınlığından dolayı kamyonların uğrak yeri olmuş. Cizre’nin diğer bir zenginliği de, Güneydoğu kültüründe çok önemli bir yeri olan Mem u Zin’in mezarlarını barındırması. Mem u Zin, benzerlerini Anadolu’nun pek çok köşesinde duyabileceğiniz son derece acıklı bir aşk hikayesi. Bu destan 17. yüzyılda Kurmançi lehçesi ile Ahmed Hani tarafından kağıda dökülerek günümüze kadar taşınmış. Birbirlerine aşık olan ama kavuşamayan Mem ve Zin adlı iki gencin hikayesini anlatıyor.

Cizre Kalesi ve Ulu Cami de kentin tarihi örgüsüne güç katan diğer önemli eserler.

Nusaybin’den gelip Cizre’ye girdikten sonra şehir içindeki kavşaktan sola dönüyorsunuz ve yol kıvrılarak Şırnak’a doğru tırmanmaya başlıyor. Cizre’nin hemen çıkışındaki ‘askeri kontrol noktası’ bölgenin içinde bulunduğu terör belasını bir kez daha hatırlatıyor.


Şırnak girişi

Şırnak, Cudi ve Gabar dağlarının arasında, yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş. Tepenin hemen altındaki ilçe, okulumuzun bulunduğu Kumçatı. Şehrin biraz dışında, etrafa hakim başka bir tepenin üzerine kurulu özel harekata ait merkez, uzaktan bir kartal yuvasını andırıyor.

HAVAALANI VE SINIR KAPISI AÇILACAK

Heyetimiz Şırnak’a vardığında ilk ziyaret yeri vilayet binası oldu. Sayın Vali Vahdettin Özkan bizi büyük bir içtenlikle karşıladı. Bölgenin sosyal ve ekonomik durumu hakkında kendisinden son derece faydalı bilgiler aldık. Yapımı süren Şırnak havaalanı ve açılması düşünülen yeni sınır kapısı bölgenin ekonomik aktivitesini artıracak iki önemli proje. Bugün için şehrin en önemli geçim kaynağı civardaki kömür ocakları. Fakat asayiş problemi kömür rezervlerinin gerektiği gibi işletilmesini engelliyor.


Şırnak ve Cudi Dağı

Vilayet ziyareti bitince öğlen yemeği için hep beraber şehir merkezinde bulunan Şehr-i Nuh oteline hareket ettik. Çünkü otelde başta oda mensupları olmak üzere, Şırnak şehrinin tüm protokolü ve önde gelen isimleri bizleri bekliyordu.

AVRUPAYA TAŞ ÇIKARTACAK 5 YILDIZLI OTEL

5 yıldızlı otele vardığımızda neredeyse şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum. Burası son derece lüks ve bölge şartlarına göre gerçekten çok iyi işletilen bir otel. Ricam üzerine otel sahibi Mehmet Emin Acar, nezaket göstererek bana binayı gezdirdi. Odaları, konferans salonları, SPA’sı, lokantası ile bırakın İstanbul’u, Avrupa’daki benzerlerini bile aratmayan bir işletme. Mehmet Bey Şırnak’a ve Şırnak’ın geleceğine inanmış, güvenmiş ve geçen yıl bu yatırımı yapmış. Kendisini tebrik ettim, otelinin bereketli olmasını, hep dolup dolup taşmasını diledim.

Şehr-i Nuh Otelinden bir oda

BENDEN MUTLUSU YOK

Yemekten sonra Şehit Er Burhan Yalçın İlköğretim Okulu’nun açılışını yapmak üzere hep beraber Kumçatı’ya gittik. Şırnaklı çocukların mutluluğunu ve heyecanını görmek beni çok ama çok mutlu etti. Sekiz senelik başkanlığım boyunca, arkadaşlarımın da yardımları ile pek çok güzel faaliyet yaptık, birçok faydalı projeyi hayata geçirdik. Belki biraz sübjektif, biraz yanlı bir düşünce ama, başkanlığım esnasında yapım kararını aldığımız inşaatına başladığımız ya da tamamladığımız toplam 40 okulun (ilköğretim okulu, meslek lisesi ve meslek yüksek okulu)   kariyerimin en hayırlı işi olduğuna inanıyorum. Çünkü bu sayede ülkemiz çocuklarının yetişmesinde, kendilerine ve topluma faydalı, mutlu birer insan olmalarına en ufacık da olsa bir katkımız oluyorsa, kendi adıma bundan büyük bir mutluluk düşünemiyorum.

Odamızın yaptırdığı ilköğretim okulu ve öğretmen lojmanı

YİNE OKUL AÇALIM AMA ŞEHİT ADI VERMEYELİM

4 Haziran 2007 günü Tunceli’nin Pülümür ilçesinde teröristler tarafından gerçekleştirilen karakol saldırısında şehit olan Burhan Yalçın’ın annesi, babası ve küçük kardeşi de oradaydı; çok duygusal anlar yaşadık. Allah (cc) bir an evvel bu terör belasını başımızdan savsın, İstanbul Ticaret Odası yine okullar yaptırsın ama hiçbirine de artık bir şehitimizin adı verilmesin inşallah...

Folklor gösterileri, konuşmalar, kurdele kesimi, sınıfların gezilmesi derken zaman su gibi akıp geçti. Açılıştan sonra bazı arkadaşlarımız şehirde ziyaretler yaptılar, ben de Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Osman Geliş ile birlikte birkaç kurumu ziyaret ettim. Hatta evinin bahçesinde çay içip, babası beyefendi ile de uzun uzun sohbet etme imkanı buldum.


Öğrencilerle

Yurdumuzun böylesine güzel, böylesine doğal zenginliklerle bezenmiş, insanının da bu kadar kabiliyetli olduğu bu bölgesinin içinde bulunduğu durum hepimiz gibi benim de yüreğimi derinden yaralıyor.

ÖMÜR KAVGA DÖVÜŞLE GEÇİYOR

Gelişmiş, halkı müreffeh, insanca yaşayan toplumların hepsinin en önemli ortak özelliği, sosyal barışa sahip olmaları. Bu toplumların da problemleri var, anlaşamadıkları konular var, bireyleri arasında sosyal, ekonomik, dini, etnik farklılıkları olanlar da var. Ama bunlar kavgaya, ölüme sebep vermiyor; kimi zaman çok sert de olsa mutlaka tartışılıyor ve çözüme ulaştırılıyor. Hangi toplum kendi içinde kavga ediyorsa, kapı komşusunu bir düşman, bir tehdit unsuru olarak görüyorsa o toplum iflah olmuyor. Ömrü kavga, dövüşle, kıt kaynaklarını har vurup harman savurmakla, kendi ile uğraşmaktan başını kaldırıp dünyanın nereye gittiğini görememekle geçiyor.

TOBB AİLESİNİN SICAKLIĞI

Bunları düşünerek Diyarbakır’a doğru yola çıktık. Gece geç saatte Diyarbakır’a vardık. Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası ile Diyarbakır Ticaret Borsası bizleri çok zengin bir sofrada ağırladılar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ailesinin bir ferdi olmanın en güzel tarafı bu. Türkiye’nin hangi şehrine, hangi kasabasına giderseniz gidin orada bir odanız, başınızı sokacak bir çatınız ve sizi sevgiyle karşılayıp bağırlarına basacak kardeşleriniz var.


Diyarbakırlı dostlarla

Bu seyahatin en son ve en büyük sürprizi ise THY’den geldi. ‘İşletme sebepleri’ yüzünden Diyarbakır uçağı dört saat rötar yaptı. İstanbul’a dönüp evlerimize girdiğimizde güneş çoktan doğmuş, günlük hayat başlamıştı.

İŞADAMLARI İÇİN İŞLENMEMİŞ FIRSATLAR

Güneydoğu Anadolu, özellikle Cizre, Şırnak havalisi, gerek doğal ve tarihi güzellikleri gerekse insanının yüce gönüllü misafirperverliğiyle Türkiye’nin en mutena köşelerinden biri. Her gittiğimde beni ayrı heyecanlandıran, mutlu eden ve hafızama unutulmaz anılar nakşeden bu topraklarımızı görebilmeyi herkese diliyorum. Mutlaka gidin, görün, dostluklar tesis edin. Biz işadamları için henüz hiç değerlendirilmemiş birçok fırsat var. Yeter ki isteyelim, yeter ki çalışalım…

Bu seyahat bana bir kez daha, çıkılan her yolculuğun aslında insanın kendi içine yaptığı bir yolculuk olduğunu gösterdi. 20. yüzyılda yaşamış Kanadalı şair Gaston Miron’un dediği gibi; “Vatanım, senden başka hiçbir ülkeye doğru yolculuk etmedim ben!”

Okul sıralarında..

Bitti...
Diğer fotoğraflar için  http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa

13 Temmuz 2012 Cuma

Anadolu'yu anlamak için memleketimi görmelisiniz


Yaklaşık 70 kişilik İstanbul Ticaret Odası heyetini taşıyan uçak Şanlıurfa Havaalanı’na doğru alçalırken içimi tuhaf bir heyecan kapladı. Nur içinde yatsın, rahmetli babaannem Urfa’nın Birecik ilçesindendir. Akrabalarımızdan bir kısmı da hâlâ Birecik’te yaşar.  Kulaklarımda bugün bile babaannemin bana küçükken masal niyetine anlattığı hatıralar var. Fransız nasıl saldırmış, bir gece yarısı sallarla gizlice Fırat’ı kadın ve diğer çocuklarla nasıl geçip kaçmışlar, arkalarından Fransız nasıl kurşun sıkmış…

Şimdi de babaanne ocağına, Şanlıurfa – İstanbul iş ilişkilerini artırmak için gidiyoruz. Babam ve annem de 26 Haziran 2012 Salı günü yaptığımız bu yolculukta bizleri yalnız bırakmadı. Şanlıurfa havaalanı beş sene evvel inşa edilmiş modern bir tesis. Eski havaalanının aksine, şehrin kuzeyinde modern terminali ve eşi ancak İstanbul’da bulunan uzun pisti ile bölgenin tüm ihtiyaçlarını görebilecek bir kapasiteye sahip. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) projesi ile değişen bölge kaderinin bir yansıması gibi gözüküyor gözüme.

Balıklıgöl, Şanlıurfa

ÜRETİM YERİNE İNŞAAT YAPIYORLAR

GAP özellikle tarım alanındaki yatırımlarla bölgeye ciddi bir zenginlik getirdi. Sulanabilen alanların artmasıyla Urfa’nın tarım üretimi 2011’de 5 milyar liraya çıktı. Urfalı bu zenginliği doğru yönde kullanabiliyor mu; o ayrı bir soru çünkü gözlemlediğim kadarı ile bu gelen para, üretime yönelik yatırım yerine ağırlıklı olarak inşaata gitmiş. Urfalı, kazandığı para ile modern binalar dikmiş, arsa ve tarla fiyatları tavan yapmış. Halbuki bölgenin ihtiyacı tarımsal üretimi yüksek katma değerli gıda ürünlerine dönüştürecek tarımsal sanayi yatırımları, işleme, paketleme tesisleri, soğuk zincirler, dağıtım kanalları, vs.

Gerçi hâlâ katedilecek çok mesafe var. Şanlıurfa,  Türkiye’nin en hızlı büyüyen şehirlerinin başında geliyor. GAP’ın sulama kısmının bitmesiyle şehrin tarım üretimi üçe katlanacak. Dolayısı ile bu emlak heyecanın bir müddet sonra biteceğine ve üretim yatırımlarının hız kazanacağına inanıyorum.

PEKİ BİZ NE EDEK?

Bölge insanı eksikliklerinin, özellikle tanıtım alanındaki hatalarının farkında. Bir hemşerim bana dert yandı; “Türkiye fıstık üretiminin yüzde 50’sini biz yapıyoruz, fıstığa Antepliler sahip çıktı, isot (biber) bizim ama tescilini Maraş aldı, biz ne edek?”

Şanlıurfa’nın turizm potansiyeli de çok yüksek. 2011’de yıllık geceleme adedi 500 bin olsa da bu rakam önümüzdeki yıllarda çok daha yukarıya çıkacak. Bildiğiniz gibi, Göbeklitepe’de yapılan kazılarda MÖ. 9500’e kadar dayanan bulgular elde edildi ve insanlık tarihini değiştirecek keşifler yapıldı. Göbeklitepe tapınağı Mısır piramitlerinden de, İngiltere’deki Stonehedge’den de daha eski. Şanlıurfa’nın diğer bir büyük tarihsel değeri ise yeryüzünün ilk üniversitesi olma özelliğine sahip Harran Medresesi.

Göbeklitepe, Şanlıurfa

DİN TURİZMİ AÇISINDAN EŞSİZ

Bunların yanında dini turizm açısından da Şanlıurfa çok önemli değerleri barındırıyor. Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı yer olarak bilinen Balıklı Göl, Ayn-ı Zeliha ve yanındaki Dergah Camii ülkemizin en önemli dini ziyaret alanlarından biri. Urfa Belediyesi çok güzel bir çevre düzenlemesi ile burayı mükemmel bir turistik mekana çevirmiş. Dergah Camii’nin avlusundaki Said Nursi Hazretleri’nin ilk gömüldüğü makam ise ziyaretçilerin ziyaret ettikleri diğer bir nokta. Avlunun diğer ucunda ise Hazreti İbrahim’in doğduğuna inanılan mağara var.

Hemşerilerim çok güzel bir dini - kültürel değeri yaşatmayı sürdürüyorlar. Yaklaşık 300 senedir (rakamda yanılabilirim çünkü rivayettir) hiç kesintiye uğramadan, her sabah namazı sonrası Dergah Camii’ne bitişik küçük mescitte cehri zikir yapılır. Bu öylesine yerleşmiş ve kuvvetli bir sivil insiyatiftir ki, 12 Eylül ihtilalinin o zorlu günlerinde bile bu ibadet kesintiye uğramamıştır.

Dergah Camii, Mescid ve Said Nursi makamı

ÖNCE SIRA GECESİ SONRA CİĞERCİ

Bizlerin de Şanlıurfa ziyareti gerçekten dolu dolu geçti. Akşam, valimiz Sayın Celalettin Güvenç bizlere bölgeye özel unutulmaz bir sıra gecesi yaşattı. Benim Sayın Güvenç ile tanışıklığım eskiye, 2006 yılına kendisinin Erzurum valiliği dönemine dayanır. Celalettin Bey, ‘Universiade 2011 Oyunları’nın Erzurum’a kazandırılmasında en çok emeği geçen kişidir. Ben de İstanbul Ticaret Odası Başkanı olarak kendisine destek vermiş, gelen heyetleri ağırlamış, bilgilendirme toplantıları düzenlemiş hatta Universiade’ı kazandığımız Torino kentindeki sunum konuşmasını yapmıştım.

Sıra gecesinde davulcu

Sıra gecesi, adına uygun bir şekilde çiğköfte ikramı, Urfa türküleri ve koyu bir sohbet ile geçti. Babam uzun uzun Suriye’deki politik gelişmeleri ve Türkiye’nin buradaki rolünü anlattı. Biz de Sayın Güvenç ile eski günleri andık. Ertesi sabah gündoğumunu Balıklı Göl’de karşıladık ve adet olduğu üzere sabah kahvaltısını hemen bitişikteki Sipahi Pazarı’ndaki ciğercilerin birinde yaptık.

Heyetimiz kahvaltıda

Saat 10.00’a doğru hem İstanbul’dan gelen Mehmet Büyükekşi liderliğindeki Türkiye İhracatçılar Meclisi heyetini hem de Ankara’dan bakanlarımız Zafer Çağlayan ve Faruk Özak’ı taşıyan uçakların Şanlıurfa’ya inmesi ile bizler de toplantının yapılacağı DSİ salonuna geçtik. Yatırım ve ticaret imkanlarının tartışıldığı toplantının ardından öğle yemeği yendi.

Toplantıyı izleyenler arasında Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da vardı

Yemekten sonra birkaç arkadaşımla birlikte ana heyetten ayrılarak Şanlıurfa Ticaret Borsası’nı ziyaret ettim. Bölgedeki tarım potansiyelini konuştuğumuz görüşmenin ardından Organize Sanayi Bölgesine geçtik. Burada İTO Meclis Üyesi Cengiz Balçık Beyefendi’nin kurduğu medikal malzeme üretim tesisini gezdik. Ardından da yorgun, sıcaktan biraz da bitkin ama çok mutlu olarak havaalanına hareket ettik.

ANADOLU’YU ANLAMAK İÇİN

Şanlıurfa özellikle tarım ve turizm alanlarında yatırım yapmayı düşünen işadamlarımıza büyük fırsatlar sunuyor. Bunun yanında, işadamı olmasanız bile, mutlaka memleketimi gidip görmenizi tavsiye ederim ve sıra gecesine katılıp çiğköfte yemeden, Ayn-ı Zeliha efsanesini pınarın sularına bakarak dinlemeden, Sipahi Pazarı’nın tarihi havasını soluyup, sabahın ilk ışıklarıyla sokaktaki peykelerden birine yerleşip ciğer dürüm tatmadan Anadolu’yu tam manası ile anlayamazsınız derim.

 Sn Balçık'ın tesisinde

Bitti...
Diğer fotoğraflar için  http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa



21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kraliçe'nin Vedası


19 Nisan Perşembe dönüş günümüz… İşadamları heyetindeki arkadaşlar, uçak öğleden sonra kalkacağı için o saate kadar serbest. Kalkış Maastricht havaalanından olacağı için onlar otobüsle Maastricht kentine gidecekler ve orayı görecekler. Rıfat Bey’le ben ise, Limburg (Maastricht şehrinin bağlı olduğu eyalet) Valisi'nin, Sayın Cumhurbaşkanımız ve Kraliçe onuruna vereceği öğle yemeğine katılmak üzere Maastricht Parlamento Binası’na gideceğiz.

Maastricht, Avrupa Birliği için simgesel öneme sahip bir şehir. Avrupa Birliği’nin ekonomik temelleri burada imzalanan meşhur Maastricht antlaşmasıyla atıldı. Yemeğin verildiği bina da, bu müzakereler için yapılmış olan ve antlaşmanın imzalandığı bina. Şimdi eyalet yönetim merkezi olarak kullanılıyormuş.


Rıfat Bey ile

ZAR ZOR İKNA ETTİM

Binaya dar ve uzun bir köprünün üzerinden geçilerek ulaşılıyor. Her zamanki gibi geleneksel kıyafetler giymiş askerler ve müzisyenler, Cumhurbaşkanımız ile Kraliçe'yi bekliyordu. Binadan içeri girince çok hoş bir sürpriz ile karşılaştım; Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı da oradaydı. Meğer Merkez Bankası sanat koleksiyonunda yer alan bazı eserler Maastricht Müzesi'nde sergilenecekmiş ve açılışı da Kraliçe ile Cumhurbaşkanımız yapacakmış.

Limburg valisi ve eşi heyetimizle

Yemek öncesi verilen resepsiyon esnasında sohbet ettiğim Limburg Vali yardımcısına, bana Maastricht Antlaşması’nın imzalandığı salonu göstermesini rica ettim. Önce biraz tereddütlü davrandıysa da, ısrarlarıma dayanamadı ve bana kendisini takip etmemi işaret etti. Merdivenlerden bir üst kata çıktık. Üst kat sahanlığında bekleyen koruma görevlilerini ikna etmek için biraz dil döktükten sonra, ahşap bir kapının ardındaki salona ulaştık.

Açık söylemek gerekirse ben bu derece önemli bir antlaşmanın biraz daha ihtişamlı bir salonda imzalandığını düşünüyordum. Karşımda modern tasarlanmış, sade ama kullanışlı bir salon vardı. Günümüz Limburg eyaletinin parlamentosu bu salonda toplanıyormuş. Antlaşmanın imzalandığı masayı kullanmıyor, bir köşede hatıra olarak tutuyorlar. Ben bunları öğrenirken kapıdaki koruma, resmi heyetin gelmek üzere olduğunu bildirince apar topar aşağı indik.

Maastricht Antlaşmasının imzalandığı salon

HAYRETTEN DUDAKLARIM UÇUKLADI

Cumhurbaşkanımız, Kraliçe ve beraberindeki bakanlarla el sıkışmanın ardından beraberce yemeğe geçildi. Yemekte Limburg Valisi öyle bir konuşma yaptı ki, benim dudaklarım uçukladı. Hayretler içinde etrafıma bakarken, yanımda bulunan Hollandalı ev sahiplerimizin tavırlarından bu ülke insanının ya gerçekten çok hoşgörülü ya da bu gibi olayları umursamaz oldukları sonucunu çıkardım.
 
Sn Cumhurbaşkanı ve Kraliçe'nin gelişi

Vali konuşmasına, “Kraliçem kusuruma bakmayın” diyerek başladı ve aşağı yukarı şöyle devam etti: "Biz Limburglular sadece 150 yıldır Hollandalılar ile birlikte yaşıyoruz. Daha evvel Almanlar ve Fransızlarla beraber yaşadık. Şimdi bu yeni duruma alışmaya çalışıyoruz. Bizim örf ve adetlerimiz Hollanda'nın geri kalanından çok farklıdır. Bu bölge, kültürlerin kaynaştığı gerçek anlamda Avrupalı bir bölgedir."

Bizde ciddi anlamda bir ‘kriz’ çıkarabilecek bu konuşma, standart protokol alkışlarıyla karşılandı ve konuşmasını bitiren Vali, protokol masasına dönüp Kraliçe ve Cumhurbaşkanımız Gül ile sohbete daldı.

Kraliçe Beatrix

LÜTFEN EL SALLAR MISINIZ

Yemek sonrası biz doğrudan havaalanına geçtik. Sergi açılışının ardından resmi heyet de uçağa intikal etti. Yerlerimize oturduktan sonra tam motorlar çalışmak üzereydi ki, arkadan protokol görevlisi koşarak Cumhurbaşkanımızın yanına geldi: "Efendim Kraliçe ve tüm Kraliyet ailesi hâlâ apronda ve uçağın kalkmasını bekliyorlar. Acaba sağ tarafa geçip bir el sallamanız uygun olur mu?"

Hakikaten hepsi ayakta uçağın havalanmasını bekliyorlardı. Sayın Gül yerinden kalkıp uçağın diğer tarafına geçti ve el sallayarak veda etti. Uçağımız hareket halinde önlerinden geçerken, bizi gördüklerinden mi yoksa nezaketlerinden mi bilmiyorum onlar da el sallıyordu. Uçağın sağında oturan bizler de el sallayarak ev sahiplerimize veda ettik. O yaşa gelmiş Kraliçe'nin aprondan uçak havalanana kadar ayrılmaması ve ayakta beklemesi sanırım bu ziyarete verdiği önemin ve nezaketinin en somut göstergesiydi.
 
Kraliçe'nin Vedası

Sayın Cumhurbaşkanımız ile yaptığımız Hollanda gezisinin notları bu şekilde. Benim için son derece ilginç ve öğretici bir gezi oldu.

Türkiye - Hollanda ilişkilerinin gelişerek devam etmesini dilerim. Ayrıca sıradışı bir Avrupa şehri görmek isteyenlere de, bahar aylarında Amsterdam'ı ziyaret etmelerini hararetle öneririm.

Bitti...
Diğer fotoğraflar için     http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa

20 Mayıs 2012 Pazar

Transatlantikte Toplantı, Enstitüde Konser


18 Nisan Çarşamba günü Cumhurbaşkanlığı heyeti ile beraber idari başkent Lahey'e geçtik. Hollanda Parlamentosu’nda Başbakan Mark Rutte, Sayın Abdullah Gül onuruna bir yemek verecek. Parlamento binası 13’üncü yüzyıldan kalmış ve Hollanda kontlarının toplanma mekânıymış.

Parlamento bahçesinde

Parlamento'nun girişinde ziyaretimizin şerefine Türk ve Hollanda bayrakları asılmıştı. Kapıda bekleyen askerler artık alıştığımız gibi geleneksel üniforma giymişti. Yemekten evvel kokteyl için bizi genişçe bir salona aldılar. Elişi halıların duvarlardan sarktığı, duvarlarda ve tavanda büyük yağlıboya resimlerin bulunduğu, heykeller ve avizelerle süslü, pek ihtişamlı bir salondu burası. Dayanamayıp Hollandalı ev sahiplerimizden birine salonu sordum, gülümseyerek cevaplandırdı; "Burası Bakanlar Kurulu toplantı salonu, tabii siz geleceksiniz diye masaları ve sandalyeleri kaldırdık. Tam da sizin şu anda durduğunuz yerde Başbakanımızın koltuğu vardı."
 
Bakanlar Kurulu Salonu

Daha sonra hep beraber yemeğin yeneceği Şövalye Salonu'na geçtik. Burası yılda bir Kraliçe'nin parlamentoya hitap ettiği salonmuş. Kenarda Hollanda Kraliyet Tahtı ihtişamlı bir şekilde duruyordu. Duvarlarda Hollanda'nın 12 eyaletini temsil eden amblemler asılıydı. Yemekte Kraliçe, Hollanda Başbakanı ve Bakanlar Kurulu üyeleri vardı. Başbakan, lalenin Türklerden Hollandalılara gelen bir hediye olduğunu anlatan güzel bir konuşma yaptı ve Cumhurbaşkanımıza Türkiye - Hollanda ilişkilerinin 400’üncü yılı anısına özel olarak bastırılan bir madeni para hediye etti.

Taht Salonu

ERDOĞAN’IN TAKDİR TOPLAYAN TAKTİĞİ

Yemekte yanımda Lahey Belediye Başkanı Jozias Van Aartsen oturuyordu. Van Aartsen şimdiki Başbakandan evvel parti liderliği de yapmış, birçok bakanlık görevlerinde bulunmuş çok etkili bir politikacı. Kendisi ile Avrupa'daki ırkçılık akımlarından, Türkiye - Avrupa ilişkilerine kadar birçok konuda sohbet ettik. Bana kendisi Dışişleri Bakanı iken, Sayın Erdoğan ile karşılaşmasını anlattı;

"Toplantı başladı, sizin Başbakanınız (Erdoğan'ı kastediyor) ellerini masaya koydu ve bana sordu, ‘Sizin ülke geçen sene ne kadar büyüdü?’ Ben cevap verdim; ‘Ortalama  yüzde 4 gibi’. Güldü ve ‘Biz yüzde 9 büyüdük. Haydi şimdi konuşalım’ dedi.  Beni çok hazırlıksız yakalamıştı. Müzakereye onun karşısında bir puan geriden başladık. Daha sonra aynısını başka Avrupalı bakanlara da yaptığını öğrendim. Erdoğan, büyük siyasetçi…"

Sn Palandöken muhafızlarla

EN BÜYÜK HASTALIĞIMIZ BÖLÜNME  

Yemekten sonra Rıfat Bey’le beraber Cumhurbaşkanlığı heyetinden ayrıldık ve Dünya Türk İş Konseyi Avrupa Bölge Toplantısına katılmak üzere Rotterdam şehrine gittik. Avrupa'daki Türk işadamlarının büyük kısmı bu toplantıya gelmişti. Büyük kısmı diyorum çünkü bizlerin en büyük hastalığı olan bölünme burada da kendisini göstermiş. Tam aynı gün aynı saat, bir Türk Sivil Toplum Kuruluşu kendisine bağlı işadamı derneklerini Amsterdam'da toplantıya çağırmış!

Dünya Türk İş Konseyi, TOBB çatısı altında, Türkiye dışındaki tüm Türk işadamlarını aynı çatı altında birleştirmeyi hedefleyen bir oluşum. Avrupa bölge toplantısı için çok ilginç bir mekân seçmişler; SS Rotterdam transatlantiği. Bu dev gemi, o denizciliğin altın çağında, aynı meşhur Titanic gibi, Avrupa ile Amerika arasında yolcu taşıyormuş. Şimdi limana bağlı bir şekilde otel olarak hizmet veriyor. Koridorlarında hâlâ o eski günlerin ihtişamını görmek mümkün.
 
SS Rotterdam Transatlantiği

Toplantı geniş katılımla, çok başarılı geçti. Sayın Egemen Bağış katılımcıları heyecanlandıran duygusal bir konuşma yaptı.  Konuşmalar bitince, işadamlarımızla sohbet ettim ve şu gerçeği bir defa daha fark ettim; Gurbetteki Türkler, Türkiye'de yaşayan bizlere nazaran birçok konuda daha hassaslar ve anavatanlarına çok derin duygularla bağlılar. İkinci ve üçüncü nesildeki en büyük tehlike de, bu insanların kendilerini zaman zaman hem Avrupa'da hem Türkiye'de dışlanmış hissetmeleri. Yurtdışında yaşayan Türkler, Türkiye'nin en büyük zenginliklerinden biridir ama aynı zamanda da ne yazık ki en ihmal edilmiş meselesi, en çok ziyan edilmiş değeridir.

Avrupa Bölge Toplantısı

 EV SAHİBİ OLUNCA BİLDİK LEZZETLERİ TADABİLDİK

Toplantıdan sonra, Kraliyet Tropikal Enstitüsü'ndeki Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası konserine yetişmek üzere Amsterdam'a doğru yola çıktık. Bu Enstitü,  tropikal bölgeler üzerine araştırmalar yapmak amacıyla kurulmuş, müze işlevi de olan bir kurum. Tüm diğer kraliyet kurumları gibi, mimarisi ve klasik dekorasyonu ile beğenimizi topladı. Kraliçe başta olmak üzere gene tüm Kraliyet ailesi, Sayın Cumhurbaşkanımıza bu programda da eşlik etti. Önce bir kokteyl hemen arkasından da konser. Bu kez ev sahibi bizler olduğumuzdan ikramı da Türk aşçılar hazırlamıştı. Başta ben olmak üzere tüm heyetimiz özlediğimiz lezzetleri doya doya tattık.
 
Kraliyet Tropikal Enstitüsünde dostlarla

FARKLI BİR PROGRAM BİZİ DAHA İYİ YANSITABİLİRDİ

Konser Hollanda ve Türk Milli Marşları’nın orkestra tarafından çalınması ile başladı. Akabinde Hollanda doğumlu Azra Akın hanımefendi ve Türkiye'de yaşayan televizyon programcısı Hollandalı Wilco Van Herpen, Türkçe ve Flemenkçe takdimler yaptılar. Daha sonra konser başladı. Seslendirilen parçalar Andriessen'den çeşitlemeler, Piazzolla'dan melodi ve Ulvi Cemal Erkin'den Sinfonietta oldu. Konser güzel olmakla beraber, heyetin büyük çoğunluğunun görüşü Türkiye'den daha fazla esintiler taşıyan bir programın bizleri daha iyi anlatabileceği şeklindeydi.  Batı müziği yerine Türk müziği veya yaylı çalgılarla Türk eserlerinin seslendirilmesi bizim kültürümüzü daha iyi temsil eder ve tanıtırdı.


Konserden bir görüntü

Konser sonrasında gene bir resepsiyon oldu ve sanatçılar hem konuklarla hem de ev sahiplerimizle bir araya gelme imkanı buldu. Bu yorucu ama verimli günün ardından otel odama dönebildiğimde vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
 

Devam edecek...
Diğer fotoğraflar için http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa

17 Mayıs 2012 Perşembe

Amsterdam’da Kraliçe’nin davetlisi olmak


FRAK GİYMEK NE ZORMUŞ

İş forumu biter bitmez, günün en önemli etkinliğine hazırlanmak için aceleyle otele döndüm; Kraliçe'nin Cumhurbaşkanımız onuruna sarayda vereceği resepsiyon ve akşam yemeği. Hazırlık dediğim, frak giymek. Beyaz yakasız gömlek, beyaz papyon kravat, beyaz yelek, siyah pantolon ve kısa fakat kuyruklu siyah ceket (kuyruklu ceket dolayısı ile birçok Batı dilinde bu giysinin adı uzun elbise) bu akşamki kıyafetim. Bunları giymek kolay. Fakat iş pileli, arkadan bağlamalı beyaz kemere gelince bir türlü kemeri ilikleyemedim. Mecburen oda komşum Mustafa Bey’in kapısını çaldım ve kemeri ona bağlattım. Bu deneyim bana Batı’da neden oda hizmetçisi kültürü olduğunu anlattı; Bu elbiseleri tek başına zor giyip çıkarırsınız.

Amsterdam Sarayı

Sınırlı sayıdaki heyetimiz resepsiyon ve akşam yemeğinin olacağı Kraliyet Sarayı’na minibüslerle intikal etti. Kraliyet Sarayı, Amsterdam şehir merkezinde, 1600’lü yıllarda belediye sarayı olarak inşa edilmiş taş bir yapı. 19’uncu yüzyılın başında Napolyon Hollanda'yı işgal edince bu binayı saraya dönüştürmüş. Saray kapısından itibaren birçok şey 18’inci yüzyıl sonları gibiydi. Kapıdaki muhafızların ve uşakların elbiseleri, sarayın duvarlarındaki tablolar, tavandaki süslemeler ve protokol görevlilerinin tavırları beni zamanın içinde bir yolculuğa çıkardı. O ortamda zaten misafirlerin başka türlü giyinmesi tuhaf kaçardı.

TÜRKLER GELDİ YASAK DELİNDİ

Saray protokolüne göre fotoğraf çekmek yasak. Bizler heyet olarak daha resepsiyon alanına girer girmez bu yasağı deldik ve bol bol hatıra fotoğrafı çektirdik. Belki bir - iki kişi olsak bizi durdurabilirlerdi ama tüm misafirler aynı anda fotoğraf çekmeye başlayınca ev sahiplerimiz ümitsizce işin ucunu bıraktı. Hatta iş o noktaya kadar geldi ki, 18’inci yüzyıl kıyafetli görevlileri bile fotoğraf karesinde bizlerle beraber durmaya ikna ettik :)

Hollandalı ev sahiplerimiz de aynı şekilde uzun elbiselerini giymişler ve nişanlarını takmışlardı. Batı ülkelerinde, özellikle kraliyetin hâlâ muhafaza edildiği toplumlarda ciddi bir nişan kültürü var. Hollandalıların geleneksel kıyafetlerinin üzerine nişanlarını takmaları gerçekten renkli görüntülere yol açtı. Kraliçe'nin bizleri kabul etmeye hazır olduğu haberi gelince sırayla yandaki tören odasına geçmeye başladık.

 Holanda Dışişleri Bakanı ile

KRALİÇE İLE EL SIKIŞMA SEREMONİSİ

Kabul şu şekilde gerçekleşiyor; tören odasının kapısına geliyorsunuz, kapıdaki çığırtkan yüksek sesle isminizi ve ünvanınızı bağırıyor; "Murat Yalçıntaş, İstanbul Ticaret Odası Başkanı" gibi. Siz de gidip sırayla önce Kraliçe'nin, sonra Sayın Gül'ün, Veliaht Prens Alexander'ın, Prenses Maxima'nın ve en son da Kraliçe'nin kız kardeşinin ve onun kocasının ellerini sıkıp diğer kapıdan çıkıyorsunuz. Diğer salona geçince de, aynen camilerdeki bayramlaşmalar gibi, sıraya geçiyorsunuz ve bu sefer de Hollandalı konuklar sırayla Türk misafirlerin elini sıkıp tanışıyorlar. Arkasından gene küçük bir kokteyl ve akabinde yemek salonuna geçiş.

Yemek Salonu

SARAY MUTFAĞI HİÇ BANA GÖRE DEĞİLMİŞ

Yemek salonu mermer zeminli, işlemeli yüksek tahta tavanlı, kristal avizelerle pırıl pırıl aydınlatılmış ihtişamlı bir yer. Masaların yanındaki en az 100 adet ayakta bekleyen parlak sırmalı 17’nci yüzyıl kıyafetli garsonlar göz alıcı bir görüntü oluşturuyordu. Herkesin oturacağı yer belliydi. Benim bir yanıma kraliçenin baş protokol sorumlusu, diğer yanıma ise yüksek kademeli bir devlet görevlisi düştü. Tüm yemek boyunca onlarla sohbet ettim. Yemekler güzel miydi diye sorarsanız, aç kaldım. Bize ‘öküz kuyruğu konsomesi’, ‘Afrika tavuğu sarması’ gibi isimlerini bile tam kavrayamadığım lezzetler ikram ettiler. Ben "Belki Sayın Cumhurbaşkanımızın şerefine yoğurtlu Kayseri mantısı ikram ederler" umuduyla gittiğimden büyük hayal kırıklığına uğradım. Sonuçta Hollanda saray mutfağından hiç memnun kalmadım.

Kraliçe'nin Sofrasında

Yemekte önce Kraliçe konuştu, ufak bir yaylı sazlar orkestrası çok güzel bir yorumla İstiklal Marşımızı çaldı. Sonra Sayın Gül konuştu ve onun konuşmasından sonra aynı orkestra Hollanda Milli Marşını icra etti. Cumhurbaşkanımız konuşurken ayakta hazırolda bekleyen altın sırmalı garsonlardan birinin bayılıp düşmesi herkeste küçük de olsa bir heyecan yarattı.

Yemek sonrasında Hollandalılar adetleri üzeri gene ufak bir resepsiyon verdiler. Ben de bu son resepsiyonda hem Kraliçe ile hem de veliaht prens Alexander ile sohbet etme imkanı buldum. Bildiğiniz gibi diğer veliaht Avusturya'da bir kayak kazası geçirdi ve halen komada. Kendilerine geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Heyetimiz gene büyük bir ustalıkla fotoğraf yasağını deldi ve korumaların çaresiz bakışları arasında özellikle Kraliçe ve Prens’in fotoğraflarını çekti.

 Kraliçe Beatrix

GEÇMİŞİYLE BAĞINI KOPARAN KÖKSÜZLEŞİYOR

Gecenin sonunda otelimize dönerken yaşadığım deneyimi düşündüm. Dünyanın en ileri, en modern toplumlarından biri olan Hollandalılar tarihlerine bu derece sahip çıkıyor, örf ve adetlerini büyük bir sadakatle yaşatıyorlar. Bu yaklaşım en sıradan Hollandalıya bile bir kimlik ve aidiyet duygusu veriyor. Buna karşın geçmişleri ile bağını koparan toplumların bireyleri köklerini kaybediyor, geçmişinin farkında olmadığından kendinden emin olamıyor ve geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemiyor.

Böyle bir bireyin başka bir toplumla karşılaştığında hissettiği genelde bir imrenme ve kopyalama ihtiyacı oluyor. Bu gece bana Yahya Kemal'in "Kökleri mazide olan atiyiz" sözünü bir defa daha hatırlattı.


Bando


Devam edecek...
Diğer fotoğraflar için; http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa


16 Mayıs 2012 Çarşamba

Kuzeyin Venedik'i Amsterdam


17 Nisan Salı günkü programın sabah kısmında Sayın Cumhurbaşkanı’nın resmi temasları olduğundan, biz işadamlarının programı saat bire kadar boştu. Bu boşluğu değerlendirmek için Amsterdam'ın kanallarında kısa bir yolculuğa çıkmaya karar verdik. ‘Kuzeyin Venedik'i denilen Amsterdam, Amster nehri üzerindeki barajın etrafına kurulmuş (İngilizce’de ‘dam’ baraj demek). Şehirde 100’ün üzerinde kanal, 90 adacık ve bu adacıkları birbirine bağlayan 1500 köprü var. Kanalların derinliği 2 metre civarında olduğundan turistleri bu kanallarda altı düz, uzun teknelerle gezdiriyorlar.

 Gezi Teknesi

 Biz de bu teknelerden birine binip Amsterdam'ı kanallardan gezmeye başladık. Hollanda, deniz seviyesinin ortalama 2 metre altında bir ülke. Memleketi su basmasın diye okyanusun önüne setler kurmuşlar, o sayede sellerden korunuyorlar. Zaten Hollanda'nın diğer adı Netherlands; yani ‘alçak ülke’ demek.
 
YÜZER EVLERDE YAŞAMAK ÇOK POPÜLER

Suyun üzerine şehir kurunca ortaya mimari olarak çeşitli ilginçlikler çıkmış. Kanal kıyısındaki evlerin çoğu kazıklar üzerinde, üçer dörder katlı, yer azlığından dar cepheli ve öne doğru eğimli. Bu eğimler rehberimizin dediğine göre bazen yüzde 10’a kadar çıkıyormuş. Bu evlerin en üst katında da kocaman bir çengel var. Alt katlar rutubetli olduğundan, eskiden insanlar, yiyecekleri, giyecekleri nemden etkilenmesin diye üst katları depo olarak kullanmışlar. Kanaldan tekne ile taşıdıkları eşyaları da evin önüne getirip bu çengele taktıkları makara yardımı ile üst kata çıkarırlarmış. Cephenin eğimi de bu işi kolaylaştırırmış. Ben bu evlerden bir iki tanesinin içine girmiştim. Cepheleri küçük olduğundan merdivenleri o kadar dar ve dik ki, zaten üst kata ufacık bir koltuk bile çıkarmak isteseniz dışarıdan makara ile çekip pencereden içeri almak zorunda kalırsınız.

Amsterdam'da yer kısıtlı olduğundan, kanalların üzerinde yüzen evler de var. Sayısı 2 bin 500 olan bu evler son derece popüler. Üstelik yeni yüzer ev yapmak belediyece yasaklandığı için bu evler en az normal evler kadar pahalı.

Yüzer Ev

SAHTE MARANGOZ DELİ PETRO

Su ile bu kadar içli dışlı olmalarının neticesinde olsa gerek, Hollandalılar tarihteki en iyi gemici, dolayısı ile de tüccar uluslardan biri. Hatta tarihi bir hakikattir, büyük Rus İmparatoru Deli Petro, kimliğini gizleyerek Amsterdam'a gelmiş, buradaki tersanelerde marangoz olarak çalışmış ve Rusya'ya döndüğünde buradaki bilgilerinden yararlanarak dev bir donanma kurmuştur. Gene aynı şekilde Deli Petro'nun Saint Petersburg şehrini Amsterdam ve Venedik'ten etkilenerek inşa ettirdiği söylenir.

Önde yüzer evler, arkada tipik Amsterdam evleri

AMAN BİSİKLET YOLUNDA YÜRÜMEYİN

Bu dümdüz memlekette en önemli şehir içi ulaşım vasıtası bisiklet. Çevreye son derece duyarlı olan Hollandalılar da, bisiklet kullanımını hem seviyorlar hem de yerel yönetimler vasıtası ile destekliyorlar. 250 bin nüfuslu Amsterdam'da bir milyon bisiklet var. Şehirde bisikletçilere ayrılmış tercihi yollarda -bizzat biliyorum- yürümeye kalkan turistlere de çok kötü bakıyorlar :)

Yol kenarındaki bisikletler

17’nci yüzyıl Hollanda'nın altın çağı. Bu devirde özellikle resim alanında çok büyük sanatkârlar yetiştirmişler. Bugün bu sanatçıların eserlerini Amsterdam'daki müzelerde görmek mümkün. Zaten Amsterdam bir müzeler şehri, aklınıza gelebilecek her konuda, ‘Ortaçağ İşkenceleri Müzesi’ de dahil olmak üzere, müze bulabilirsiniz.

 Bu müzelerin en meşhuru şüphesiz yıllık bir milyonu aşan ziyaretçisi ile Anna Frank müzesi. 1940 yılında Almanlar Hollanda'yı işgal edince, rehberimizin dediğine göre, sadece Amsterdam'dan 100 bin Yahudi’yi toplama kampına göndermişler. O devirde bankacılık, kuyumculuk, gemi işletmeciliği gibi işleri ağırlıklı olarak Yahudiler yapıyormuş. Yahudi Frank ailesi de toplama kampına gönderilmemek için iki yıl boyunca, evlerinin gizli bir odasında saklanmış. Bir ihbar neticesinde aile yakalanmış ve sürgüne gönderilmiş. Ailenin küçük kızı Anna da toplama kampında 1945 yılında tifodan ölmüş. Anna'nın yaşadıklarını kaleme aldığı günlüğünü babası Otto Frank 1947’de yayınladı. Daha sonra da bu günlükten esinlenen Hollywood bir sinema filmi çekti. Ailenin saklandığı ev 1960 yılında müze haline geldi ve o günden beri milyonlarca kişi tarafından ziyaret edildi.
 
KİMYASALIN CEZASI BÜYÜK

Amsterdam'ı geçen sene 32 milyon turist ziyaret etmiş (İstanbul’u 8 milyon). Bu şehrin başka tipik bir özelliği de, denetimli olarak, marihuana (esrar) satmanın ve içmenin serbest olması. Marihuana Hint keneviri denilen bir bitkiden elde edilen uyuşturucu. Diğer uyuşturucular, özellikle kimyasal bazlılar yasak ve çok ağır cezası var. Coffee Shop denilen dükkanlarda (Coffee House da kahve içersiniz) günlük 5 grama kadar esrar tüketilebiliyor. Ayrıca Uzay Keki denilen esrarlı bir kurabiye çeşidi de var. 

Yorumsuz...

Burası nispeten genç bir devlet; bağımsızlığını İspanyollardan ancak 16’ncı yüzyılın sonunda alabilmiş. Gerçi denizci millet olduklarından sonra da gidip dünyanın bir ucunu uzun yıllar sömürgeleştirmişler. Mesela Endonezya'nın Hollanda sömürgesinden kurtuluş tarihi 1949’dur. Aynı İngilizler gibi Hollandalılar da Uzakdoğu’yu ticaret şirketleri vasıtası ile sömürgeleştirdiler.

Hollanda'nın nüfusu 16.5 milyon. Bunun yüzde 80’i Hollandalı, gerisi göçmen. Yabancılarda nüfusu en fazla olan Endonezyalılar (eski sömürge olduklarından dolayı), ondan sonra da biz geliyoruz. Hollanda'da 400 bin Türk var, bu rakamın 300 bini de aynı zamanda Hollanda vatandaşı. Vatandaşlarımızın 20 bin işletmesi var ve yanlarında 55 bin kişi çalıştırıyorlar.

İş Forumu Resepsiyonu

Saat 13.00’te Hollanda - Türkiye İş Forumu’nun açılış seremonisi için Amsterdam Yolcu Terminali’ne gittik. Burası Amsterdam Limanı’nda modern bir bina. Forum hiç ummadığım kadar kalabalıktı. Birçok Hollandalı işadamının yanı sıra Avrupa'nın dört köşesinden gelmiş Türk işadamları da vardı. Buna bizimle Türkiye'den gelen işadamları da eklenince bayağı güçlü bir forum oldu. Açılış panelinden sonra yenilenebilir enerji, tarım, lojistik, vs. gibi konularda sekiz paralel atölye çalışması yapıldı. Bu çalışmaların hepsine de büyük ilgi gösterildi.

BİR EV FİYATINA SOĞAN LALESİ  

Kapanış oturumunda önce ev sahibi olarak Sayın Rifat Hisarcıklıoğlu konuştu. Konuşmasında vizeler konusunda Avrupalıların yaptığı haksızlığa değinince büyük alkış aldı. İkinci konuşmacı Hollanda Başbakan Yardımcısı Maxime Verhagen idi. Sayın Verhagen Türk - Hollanda ilişkileri üzerine güzel bir konuşma yaptı. Hollanda'nın iş yapma kolaylığı açısından dünya ikincisi olduğunu, dünyanın beşinci büyük ihracatçısı ve yedinci büyük yatırımcısı olduğunu anlattı. Bugünden 400 sene evvel İstanbul'a gelen ilk Hollanda elçisi ile iki ülke arasındaki ilişkilerin başladığını, ilk lale soğanını bu elçinin Hollanda'ya getirdiğini ve o zamanlar nadir bir soğanın değerinin Amsterdam'ın merkezindeki bir evin değerine eşit olduğunu söyledi.

Hollanda - Türkiye İş Forumu

Son konuşmacı Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül oldu. Sayın Gül çok güzel bir konuşma yaptı. İki ülke arasındaki ilişkilerin 400’üncü yılı münasebeti dolayısıyla Kraliçe Beatrix’in davetlisi olarak geldiğimizi belirtti. Türkiye'ye en fazla yatırım yapan ülkenin Hollanda olduğunu, bu rakamın son 10 yılda toplam 16 milyar dolara ulaştığını, Hollanda’da da 100 Türk şirketinin yatırımı olduğunu anlattı. Bu törende Cumhurbaşkanımıza Prens Alexander ve eşi Prenses Maxima refakat ettiler.




Devam edecek...
Diğer fotoğraflar için; http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa