19 Ağustos 2012 Pazar

Kendi içinde bir dünya: Kanada


      
 


  Kanada’nın Quebec şehrinde 2 – 4 Temmuz 2012 tarihlerinde düzenlenen ‘Uluslararası Ekonomik Fransızca Konuşan Topluluklar’ konferansına konuşmacı olarak katılmak üzere İTO’dan küçük bir heyetle birlikte yoldayım. THY, doğrudan Toronto seferlerine başladığından beri bu ülkeye ulaşmak çok kolay. Hakikaten, Türkiye’nin bir ülkeyle yakınlaşmasının ilk şartı, o ülkeye doğrudan uçuş olması.

      Kanada, eyaletlere bölünmüş bir ülke. Quebec şehrinin bulunduğu Quebec eyaleti ağırlıklı olarak Fransızca konuşuyor; diğer eyaletlerse İngilizce. Bu yüzden Quebecliler kendilerini biraz ayrı görüyorlar. Bu dil ve kültür farkı da zamanında Quebec bölgesinin Fransız, Kanada’nın geri kalanının ise İngiliz sömürgesi olmasından kaynaklanıyor. Dünya tatlı su rezervlerinin yaklaşık yüzde 85’ini barındıran, Rusya ve Çin’den sonra dünyanın en geniş ülkesi olan Kanada’ya bu ilk seyahatim. Ülkenin bir ucundan diğer ucuna (Ottawa – Vancouver) uçakla altı saatte gidebilirsiniz. İstanbul – Londra uçuşu ise üç saat!

Uçaktan Kuzey Kanada

FRANSIZCA KONUŞMAYAN ÜLKEDEN GELEN TEK DAVETLİYİM

      Fransızlar, Paris Ticaret ve Sanayi Odası’nın öncülüğünde, Fransızca konuşulan ülkeler arasındaki ekonomik bağı güçlendirebilmek için Quebec Ticaret ve Sanayi Odası’nın ev sahipliğinde bu konferansı düzenlemiş. Açılışını Kanada Başbakanı’nın yaptığı konferansa Fransızca konuşan ülkelerden 1000’in üzerinde ekonomik aktör katıldı. Ben de İstanbul Ticaret Odası Başkanı sıfatımla, Paris Ticaret Odası’nın daveti üzerine konuşmacı olarak bulundum. Fransızca konuşulmayan bir ülkeden gelen tek konuşmacıydım. Açılış oturumunda benden Akdeniz Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği başkanlığım döneminde edindiğim, ülkelerin ekonomik entegrasyonu hakkındaki tecrübelerimi paylaşmamı istediler. Ayrıca; ‘İşadamlarının Serbest Dolaşımı’ başlıklı oturumda da ‘vize engeli’ hakkında konuşmamı rica ettiler. Bundan iki sene evvel, Marsilya’daki ‘Akdeniz – Avrupa Birliği Ekonomik İşbirliği’ toplantısında vize konusunda eleştirel ama bir o kadar da beğeni toplayan bir konuşma yapmıştım. Meseleyi ve çözüm önerilerimi aynı perspektiften bu toplantıda tekrar gündeme getirmem özellikle istendi.

Konferansta...

BUNU BİZ NEDEN YAPMIYORUZ

      Bu konferans bana, “Biz niye aynı şeyi Türkçe konuşan ülkeler için yapmıyoruz” sorusunu sordurttu. Evet, Türk Cumhuriyetlerinde konuşulan Türkçe belki bizim kolayca anlayabileceğimiz İstanbul Türkçesi değil ama yine de, ortak dil, ortak kültür, ortak tarih konseptleri çerçevesinde TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) olarak, bir ‘Türkçe Konuşan Ülkeler Ekonomik İşbirliği Konferansı’ düzenleyerek, bu ülkeler arasındaki yatırım ve ticareti artırabiliriz. Bu konuda en kısa zamanda bir çalışma yapmaya karar verdim.

HUZUR VEREN ŞİRİN KENT

      İstanbul – Toronto uçuşunun ardından, Toronto – Quebec iç hat uçuşunu, pervaneli ama konforlu Bombardier bir uçakla yaptık. Kanada çok geniş ve göllerle, nehirlerle kaplı olduğundan, hava ulaşımı son derece gelişmiş. Gördüğüm şehirlerin hepsi yemyeşil ve bakımlı. Toronto şehri Ontario gölünün kıyısında güzel bir yerleşim merkezi. Şehir merkezinde yüksek gökdelenler ve modern binalar var. Kentin geri kalanı ise geniş bir alana yayılmış, ağaçlar arasında kaybolmuş birkaç katlı evlerden oluşuyor.

Ontario gölü kıyısında Toronto şehri

      Quebec ise daha kuzeyde, ormanların arasında, St. Lawrence nehrinin kıyısına kurulmuş şirin bir kent. Tepenin hemen eteğindeki kentin şehir merkezi, otele dönüştürülmüş şatosu, az katlı 19’uncu yüzyıl mimarisi, bakımlı binaları ve sokaklarıyla insana huzur veriyor. Quebecliler dost canlısı, saygılı ve gülümseyen insanlar.

Quebec şehri

PROTESTODA BEN DE VARIM

      Pazartesi sabahı, otelden çıkıp, konferansın yapılacağı bitişik binaya yürürken değişik bir manzara ile karşılaştım. Konferans merkezinin önünde yaşlısı - genci toplanmış bir grup Quebecli, Kanada hükümetini protesto ediyor. Ellerinde Quebec eyalet bayrakları, konuşmalar yapıp slogan atıyorlar. Birkaç polis de ellerini arkalarında kavuşturmuş, kayıtsız bakışlarla protestocuları izliyor. Zaten Fransız ağırlıklı Quebec hep İngiliz ağırlıklı Kanada’dan ayrı baş çekmiştir. Hatta 1995 yılında, ‘Kanada’dan ayrılalım mı ayrılmayalım mı’ referandumu yaptılar ve yüzde 50.58 ‘Hayır’ oyu ile ayrılmamaya karar verdiler. Sanırım bazı Kanadalılar İngiliz Kraliçesi II. Elizabeth’in Kanada Devlet Başkanı sayılmasına pek tahammül edemiyorlar.

Protestocular arasında :)

Hiç de alışık olmadığım böylesi barışçı ve neşeli bir protesto gösterisi görünce, dayanamadım ve bir bayrak da ben elime alıp protestocuların arasına karıştım.

      Toplantı esnasında bu ayrımın aslında ne kadar insanların içine işlediğini bir defa daha gördüm. Kanada Başbakanı tüm konuşmasını Fransızca yaptı. Yalnızca, konuşmasının bir yerinde, o da ülkenin bütünlüğüne, birlik ve beraberliğine vurgu yaptığı sırada, İngilizce bir cümle söyledi. Adamcağız daha cümlesini yeni bitirmişti ki, orta sıralardan bir dinleyici ayağı fırlayıp Fransızca bağırarak Başbakanı protesto etmeye başladı. Tabii korumalar adamı anında yaka paça dışarı attılar.

VİZENİN TİCARETE VURDUĞU DARBE

      Benim açılış oturumundaki ‘Ekonomik entegrasyon’ konulu konuşmam büyük ilgiyle karşılandı. Fakat işin asıl eğlenceli kısmı ‘İşadamlarının Serbest Dolaşımı’ konulu oturumda ortaya çıktı. Bu oturumda tüm konuşmamı vize meselesine ayırdım, örnek olarak da Türkiye’den, Türk işadamlarına uygulanan Schengen vizesinin zorluklarından ve bu yüzden Türk işadamlarının vize uygulamayan Afrika ülkelerinin pazarlarında nasıl daha aktif hale geldiğinden rakamlar vererek bahsettim. Konuşmamı da, “Avrupa Birliği Türk işadamlarına vize zorluğu getirerek, Türkiye – Avrupa ekonomik ilişkilerinin azalmasına ve Türkiye – Afrika ekonomik ilişkilerinin artmasına sebep olmuştur” diyerek bitirdim.

Konuşmamı yaparken

Sözlerim Fransa, Kanada, Belçika gibi Fransızca konuşan Batılı ülkelere vizesiz gidemeyen Afrikalı işadamlarından muazzam bir alkış aldı. Soru cevap kısmında birçoğu söz alıp beni doğruladı; kendi ülkelerinde özellikle son yıllarda Türk işadamlarının nasıl daha aktif hale geldiğini anlattılar. Birkaç tanesi de çıkıp açıkça, “Buraya Fransızca konuşan bizlerin aramızdaki ilişkiyi nasıl artıracağımızı konuşmaya geldik ama Fransa ve Kanada bize vize vermekte zorluk çıkartmaya devam ettiği sürece bizim tercihimiz Türkiye olacaktır” dedi.

DOĞA HARİKASI NİAGARA ŞELALESİ

      Konferans sonrasındaki kokteyl ve yemekte pek çok yeni dostluk tesis etme imkanı buldum. Daha sonra da Türkiye’ye dönmek üzere Toronto şehrine uçtuk. Toronto’daki Türk Hava Yolları temsilcileri, yakın dostlarım Hilmi ve Mehmet Beyler, dönüş uçağı akşam geç saat olduğundan bizi Toronto’da misafir ettiler. Bu sayede her biri birer doğa harikası olan Niagara Şelalelerini ve Bin Göller Bölgesini görme imkanım oldu.

Büyük Niagara Şelalesi

      Niagara Şelaleleri Erie gölünün, Ontario gölüne boşalması sonucu ortaya çıkan iki büyük ve bir küçük üç şelaleden oluşuyor. Niagara’nın kuzey tarafı Kanada, güney tarafı Amerika Birleşik Devletleri. Toronto şehrinden arabayla bir buçuk saatlik mesafede. Şelalenin çevresi çok güzel düzenlenmiş; oteller, seyir terasları, mağazalar ile tam bir turistik merkez oluşturulmuş.

ALKOL SATIŞI DEVLET KONTROLÜNDE
     
Kanada son derece modern, gelişmiş, zengin ama bir o kadar da muhafazakâr bir ülke. Örneğin Ontario eyaletinde alkol sadece LCBO (Liquor Control Board of Ontario) adlı bir devlet kuruluşu tarafından satılıyor. Alkollü içki satın almak istiyorsanız LCBO dükkanlarından, yaşınızın 18’den küçük olmadığını ispat etmelisiniz. Bar ve restoranlarda alkol tüketebilirsiniz ama mekânın dışına alkollü içkiyle çıkamazsınız. Trafikte hız sınırını 50 km aşarsanız veya yarışırsanız 2 bin dolar ile 10 bin dolar arası bir ceza ve altı aya kadar hapisle cezalandırılıyorsunuz. Ekonomisi liberal olmasına rağmen bazı konularda son derece sosyal yaklaşımları var. Örneğin, devlet tüm vatandaşlarına bedava sağlık hizmeti sunuyor. 2005’te Kanada hükümetinin sağlık harcaması 142 milyar dolar, yani kişi başına 4 bin 411 dolar.

      33 milyonluk ülke ağırlıklı olarak İngiliz, Fransız, İrlandalı ve İskoç göçmenler tarafından kurulmuş. Olimpiyatlarda belki fark etmişsinizdir, yaklaşık yüzde 4’lük bir nüfus da Çin göçmeni. Çoğunluğu Ontario bölgesinde olmak üzere Türk nüfusu 60 bin civarında tahmin ediliyor. Pek çok Türk öğrenci Kanada’da eğitim görüyor. Orman ürünleri ve petrol gibi Doğal kaynaklar açısından dünyanın 10’uncu büyük ekonomisine sahip ülke, çok zengin. Ayrıca Kanada’nın gelişmiş bir otomotiv ve havacılık endüstrisi var. Kişi başına düşen milli gelirleri yaklaşık Türkiye’nin dört katı (40 bin dolar).

Toronto şehir merkezi

TRAFİĞİ ÇÖZMENİN BASİT YOLU

      Kanada’da ilk defa gördüğüm iki basit teknoloji benim çok hoşuma gitti. Birincisi Toronto Havalimanı’ndaki değişken hızlı yürüyen bant. Binerken ve inerken bant çok yavaş. Daha sonra hızlanıyor ve hem güvenli hem de çabuk bir yolculuk sağlıyor. Böylece, yürüyen banda binmekte zorlanan yaşlılar ve çocuklar için bir kolaylık sağlanırken süratten de fedakârlık edilmemiş. İkinci teknoloji ise paralı otobandaki ödeme mekanizması. Ontario eyaletindeki bu özel işletilen yol dünyanın ilk elektronik ödemeli otobanı. Yolda ödeme noktaları yok. Ya arabanıza bir verici koyuyorlar ve yoldaki antenler varlığınızı algılıyor ya da otobanın giriş ve çıkışındaki kameralar araçların plakalarını okuyor. Aylık fatura da otomatik olarak ev adresinize yollanıyor. Böylece yolda hiçbir yavaşlama, tıkanıklık, vs. olmuyor. ABD plakalı araçları da bu sayede ücretlendirebiliyor ve faturaları ABD’deki adrese gönderebiliyorlarmış!

KIZILDERİLİ REHBERİMİZ VE PİDECİ MUSTAFA

Göl kıyısındaki evlerden biri

      Mehmet ve Hilmi’nin bizleri götürdükleri diğer bir doğal güzellik noktası da, Toronto şehrinin biraz kuzeyindeki Bin Göller denilen sayfiye mıntıkası oldu. Georgian Bay (Georgian Körfezi) kıyısında şirin bir kasabacık olan Honey Harbour (Bal Limanı) adına yaraşır güzellikte bir yer. Körfeze dağılmış, su yolları ile birbirinden ayrılmış irili ufaklı binlerce adaya yazlık evler inşa etmişler. Evlere ulaşım ancak civardaki kasabalardan deniz motorları veya küçük deniz uçakları ile sağlanıyor. Kafa dinlemek ve doğayla baş başa kalmak için son derece ideal bir yer. Bu yolculukta bize Kanada’ya yerleşmiş başka bir Türk olan Adnan da iştirak etti. Adnan’ın bulduğu Kızılderili rehber ufak motoruyla bize adalar arasında unutulmaz bir yolculuk yaptırttı. Dönüş uçağına yetişmeden son uğradığımız yer de, elbette Türk pidecisi Mustafa oldu…

Pideci Mustafa

   Kanada, işim nedeniyle ziyaret ettiğim ve az vakitte de olsa gezmeye gayret gösterdiğim ülkeler arasında en beğendiklerimden biri oldu. Bereketli toprakları, bol doğal kaynakları, zengin nüfusu ve sanayileşmiş ekonomisi ile bu ülke yeni atılımlar yapmak isteyen işadamlarımıza birçok fırsat sunuyor. Öte yandan, doğayı seven ve biraz da sıra dışı bir tatil yapmak isteyen gezgin ruhlara tavsiyem, Kanada’yı mutlaka listelerinin en başına yazmaları.
     
 Quebec belediye başkanlığı binası

Bitti...
Diğer fotoğraflar için  http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa




16 Temmuz 2012 Pazartesi

Şırnak'ta okul açtık, şehit erimizi andık


İstanbul Ticaret Odası olarak son üç yılda Anadolu’da şehitlerimiz adına yaptırdığımız okullardan birini de Şırnak’ın Kumçatı ilçesinden bir şehidimiz adına inşa ettik; Şehit Er Burhan Yalçın İlköğretim Okulu.

Okulun açılış töreni için Şırnak valisi Sayın Vahdettin Özkan ve Şırnak Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Sayın Osman Geliş’in davetlisi olarak kalabalık bir işadamı heyetiyle 27 Nisan 2012 tarihinde Şırnak’a gittik.

Bizim gibi zamanla yarışan insanlar için günübirlik Şırnak ziyareti ancak Diyarbakır üzerinden yapılabilir. Sabah İstanbul’dan ilk uçakla Diyarbakır’a gideceksiniz. Akabinde araçla Mardin – Nusaybin – Cizre yolunu takip ederek Şırnak’a varacaksınız. İşinizi bitirdikten sonra da aynı yol üzerinden Diyarbakır’a dönüp en son İstanbul uçağını yakalayacaksınız…

Diyarbakır – Şırnak yolu dümdüz, güzel bir yol. Yaklaşık 280 km.


Güneydoğu Anadolu

HOYRAT YAPILANMANIN ADI TOKİ

Yola çıktıktan sonra ilk molayı Mardin’de verdik. Tepenin yamacına dizilmiş avlulu taş evleri, dolambaçlı dar sokakları ve tarihi yapılarıyla Mardin şehri mimari açıdan gerçek bir sanat eseri. Özellikle son yıllardaki restorasyon çalışmaları Mardin’in güzelliklerini daha da öne çıkarmış. Ama ne yazık ki, diğer birçok Anadolu kentinde olduğu gibi Mardin ve Şırnak’ta da, TOKİ’nin hoyrat yapılanmasını gözlemledim. Şehrin mimarisine uygun, tarihi silüeti zedelemeyecek az katlı yapılar inşa etmek yerine TOKİ aynı standart kübik apartmanlarını büyük bir umursamazlıkla Mardin’e de dikmiş.

Tek teselli bulduğum nokta bu binaların eski şehirden uzağa, yeni inşa edilen mahallelerde yapılmış olması.


Mardin

MAYINLI HATTA ORGANİK TARIM

Nusaybin yolu ise Suriye sınırına paralel gidiyor. Tren yolu boyunca giden asfaltın hemen öte yanı Suriye toprakları. Suriye ile aramızda, her iki tarafı da dikenli tel ile çevrilmiş, kilometrelerce uzunluğunda mayınlı bir kuşak var. Uzun yıllar boyunca hiç işlenmediği için bu hat aslında organik tarım için biçilmiş kaftan. Yalnız buradaki en önemli mesele, bu mayınların kimler tarafından ve nasıl temizleneceği. Korkarım, Suriye ile yaşadığımız gerginlik bu projenin hayata geçmesini bir müddet daha erteleyecek.


Sn Kalsın ve Sn Erkesim ile Suriye sınırında

Nusaybin’den sonraki en önemli yerleşim birimi Cizre. Bu ilçemiz Habur sınır kapısına yakınlığından dolayı kamyonların uğrak yeri olmuş. Cizre’nin diğer bir zenginliği de, Güneydoğu kültüründe çok önemli bir yeri olan Mem u Zin’in mezarlarını barındırması. Mem u Zin, benzerlerini Anadolu’nun pek çok köşesinde duyabileceğiniz son derece acıklı bir aşk hikayesi. Bu destan 17. yüzyılda Kurmançi lehçesi ile Ahmed Hani tarafından kağıda dökülerek günümüze kadar taşınmış. Birbirlerine aşık olan ama kavuşamayan Mem ve Zin adlı iki gencin hikayesini anlatıyor.

Cizre Kalesi ve Ulu Cami de kentin tarihi örgüsüne güç katan diğer önemli eserler.

Nusaybin’den gelip Cizre’ye girdikten sonra şehir içindeki kavşaktan sola dönüyorsunuz ve yol kıvrılarak Şırnak’a doğru tırmanmaya başlıyor. Cizre’nin hemen çıkışındaki ‘askeri kontrol noktası’ bölgenin içinde bulunduğu terör belasını bir kez daha hatırlatıyor.


Şırnak girişi

Şırnak, Cudi ve Gabar dağlarının arasında, yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş. Tepenin hemen altındaki ilçe, okulumuzun bulunduğu Kumçatı. Şehrin biraz dışında, etrafa hakim başka bir tepenin üzerine kurulu özel harekata ait merkez, uzaktan bir kartal yuvasını andırıyor.

HAVAALANI VE SINIR KAPISI AÇILACAK

Heyetimiz Şırnak’a vardığında ilk ziyaret yeri vilayet binası oldu. Sayın Vali Vahdettin Özkan bizi büyük bir içtenlikle karşıladı. Bölgenin sosyal ve ekonomik durumu hakkında kendisinden son derece faydalı bilgiler aldık. Yapımı süren Şırnak havaalanı ve açılması düşünülen yeni sınır kapısı bölgenin ekonomik aktivitesini artıracak iki önemli proje. Bugün için şehrin en önemli geçim kaynağı civardaki kömür ocakları. Fakat asayiş problemi kömür rezervlerinin gerektiği gibi işletilmesini engelliyor.


Şırnak ve Cudi Dağı

Vilayet ziyareti bitince öğlen yemeği için hep beraber şehir merkezinde bulunan Şehr-i Nuh oteline hareket ettik. Çünkü otelde başta oda mensupları olmak üzere, Şırnak şehrinin tüm protokolü ve önde gelen isimleri bizleri bekliyordu.

AVRUPAYA TAŞ ÇIKARTACAK 5 YILDIZLI OTEL

5 yıldızlı otele vardığımızda neredeyse şaşkınlıktan küçük dilimi yutuyordum. Burası son derece lüks ve bölge şartlarına göre gerçekten çok iyi işletilen bir otel. Ricam üzerine otel sahibi Mehmet Emin Acar, nezaket göstererek bana binayı gezdirdi. Odaları, konferans salonları, SPA’sı, lokantası ile bırakın İstanbul’u, Avrupa’daki benzerlerini bile aratmayan bir işletme. Mehmet Bey Şırnak’a ve Şırnak’ın geleceğine inanmış, güvenmiş ve geçen yıl bu yatırımı yapmış. Kendisini tebrik ettim, otelinin bereketli olmasını, hep dolup dolup taşmasını diledim.

Şehr-i Nuh Otelinden bir oda

BENDEN MUTLUSU YOK

Yemekten sonra Şehit Er Burhan Yalçın İlköğretim Okulu’nun açılışını yapmak üzere hep beraber Kumçatı’ya gittik. Şırnaklı çocukların mutluluğunu ve heyecanını görmek beni çok ama çok mutlu etti. Sekiz senelik başkanlığım boyunca, arkadaşlarımın da yardımları ile pek çok güzel faaliyet yaptık, birçok faydalı projeyi hayata geçirdik. Belki biraz sübjektif, biraz yanlı bir düşünce ama, başkanlığım esnasında yapım kararını aldığımız inşaatına başladığımız ya da tamamladığımız toplam 40 okulun (ilköğretim okulu, meslek lisesi ve meslek yüksek okulu)   kariyerimin en hayırlı işi olduğuna inanıyorum. Çünkü bu sayede ülkemiz çocuklarının yetişmesinde, kendilerine ve topluma faydalı, mutlu birer insan olmalarına en ufacık da olsa bir katkımız oluyorsa, kendi adıma bundan büyük bir mutluluk düşünemiyorum.

Odamızın yaptırdığı ilköğretim okulu ve öğretmen lojmanı

YİNE OKUL AÇALIM AMA ŞEHİT ADI VERMEYELİM

4 Haziran 2007 günü Tunceli’nin Pülümür ilçesinde teröristler tarafından gerçekleştirilen karakol saldırısında şehit olan Burhan Yalçın’ın annesi, babası ve küçük kardeşi de oradaydı; çok duygusal anlar yaşadık. Allah (cc) bir an evvel bu terör belasını başımızdan savsın, İstanbul Ticaret Odası yine okullar yaptırsın ama hiçbirine de artık bir şehitimizin adı verilmesin inşallah...

Folklor gösterileri, konuşmalar, kurdele kesimi, sınıfların gezilmesi derken zaman su gibi akıp geçti. Açılıştan sonra bazı arkadaşlarımız şehirde ziyaretler yaptılar, ben de Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Osman Geliş ile birlikte birkaç kurumu ziyaret ettim. Hatta evinin bahçesinde çay içip, babası beyefendi ile de uzun uzun sohbet etme imkanı buldum.


Öğrencilerle

Yurdumuzun böylesine güzel, böylesine doğal zenginliklerle bezenmiş, insanının da bu kadar kabiliyetli olduğu bu bölgesinin içinde bulunduğu durum hepimiz gibi benim de yüreğimi derinden yaralıyor.

ÖMÜR KAVGA DÖVÜŞLE GEÇİYOR

Gelişmiş, halkı müreffeh, insanca yaşayan toplumların hepsinin en önemli ortak özelliği, sosyal barışa sahip olmaları. Bu toplumların da problemleri var, anlaşamadıkları konular var, bireyleri arasında sosyal, ekonomik, dini, etnik farklılıkları olanlar da var. Ama bunlar kavgaya, ölüme sebep vermiyor; kimi zaman çok sert de olsa mutlaka tartışılıyor ve çözüme ulaştırılıyor. Hangi toplum kendi içinde kavga ediyorsa, kapı komşusunu bir düşman, bir tehdit unsuru olarak görüyorsa o toplum iflah olmuyor. Ömrü kavga, dövüşle, kıt kaynaklarını har vurup harman savurmakla, kendi ile uğraşmaktan başını kaldırıp dünyanın nereye gittiğini görememekle geçiyor.

TOBB AİLESİNİN SICAKLIĞI

Bunları düşünerek Diyarbakır’a doğru yola çıktık. Gece geç saatte Diyarbakır’a vardık. Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası ile Diyarbakır Ticaret Borsası bizleri çok zengin bir sofrada ağırladılar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ailesinin bir ferdi olmanın en güzel tarafı bu. Türkiye’nin hangi şehrine, hangi kasabasına giderseniz gidin orada bir odanız, başınızı sokacak bir çatınız ve sizi sevgiyle karşılayıp bağırlarına basacak kardeşleriniz var.


Diyarbakırlı dostlarla

Bu seyahatin en son ve en büyük sürprizi ise THY’den geldi. ‘İşletme sebepleri’ yüzünden Diyarbakır uçağı dört saat rötar yaptı. İstanbul’a dönüp evlerimize girdiğimizde güneş çoktan doğmuş, günlük hayat başlamıştı.

İŞADAMLARI İÇİN İŞLENMEMİŞ FIRSATLAR

Güneydoğu Anadolu, özellikle Cizre, Şırnak havalisi, gerek doğal ve tarihi güzellikleri gerekse insanının yüce gönüllü misafirperverliğiyle Türkiye’nin en mutena köşelerinden biri. Her gittiğimde beni ayrı heyecanlandıran, mutlu eden ve hafızama unutulmaz anılar nakşeden bu topraklarımızı görebilmeyi herkese diliyorum. Mutlaka gidin, görün, dostluklar tesis edin. Biz işadamları için henüz hiç değerlendirilmemiş birçok fırsat var. Yeter ki isteyelim, yeter ki çalışalım…

Bu seyahat bana bir kez daha, çıkılan her yolculuğun aslında insanın kendi içine yaptığı bir yolculuk olduğunu gösterdi. 20. yüzyılda yaşamış Kanadalı şair Gaston Miron’un dediği gibi; “Vatanım, senden başka hiçbir ülkeye doğru yolculuk etmedim ben!”

Okul sıralarında..

Bitti...
Diğer fotoğraflar için  http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa

13 Temmuz 2012 Cuma

Anadolu'yu anlamak için memleketimi görmelisiniz


Yaklaşık 70 kişilik İstanbul Ticaret Odası heyetini taşıyan uçak Şanlıurfa Havaalanı’na doğru alçalırken içimi tuhaf bir heyecan kapladı. Nur içinde yatsın, rahmetli babaannem Urfa’nın Birecik ilçesindendir. Akrabalarımızdan bir kısmı da hâlâ Birecik’te yaşar.  Kulaklarımda bugün bile babaannemin bana küçükken masal niyetine anlattığı hatıralar var. Fransız nasıl saldırmış, bir gece yarısı sallarla gizlice Fırat’ı kadın ve diğer çocuklarla nasıl geçip kaçmışlar, arkalarından Fransız nasıl kurşun sıkmış…

Şimdi de babaanne ocağına, Şanlıurfa – İstanbul iş ilişkilerini artırmak için gidiyoruz. Babam ve annem de 26 Haziran 2012 Salı günü yaptığımız bu yolculukta bizleri yalnız bırakmadı. Şanlıurfa havaalanı beş sene evvel inşa edilmiş modern bir tesis. Eski havaalanının aksine, şehrin kuzeyinde modern terminali ve eşi ancak İstanbul’da bulunan uzun pisti ile bölgenin tüm ihtiyaçlarını görebilecek bir kapasiteye sahip. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) projesi ile değişen bölge kaderinin bir yansıması gibi gözüküyor gözüme.

Balıklıgöl, Şanlıurfa

ÜRETİM YERİNE İNŞAAT YAPIYORLAR

GAP özellikle tarım alanındaki yatırımlarla bölgeye ciddi bir zenginlik getirdi. Sulanabilen alanların artmasıyla Urfa’nın tarım üretimi 2011’de 5 milyar liraya çıktı. Urfalı bu zenginliği doğru yönde kullanabiliyor mu; o ayrı bir soru çünkü gözlemlediğim kadarı ile bu gelen para, üretime yönelik yatırım yerine ağırlıklı olarak inşaata gitmiş. Urfalı, kazandığı para ile modern binalar dikmiş, arsa ve tarla fiyatları tavan yapmış. Halbuki bölgenin ihtiyacı tarımsal üretimi yüksek katma değerli gıda ürünlerine dönüştürecek tarımsal sanayi yatırımları, işleme, paketleme tesisleri, soğuk zincirler, dağıtım kanalları, vs.

Gerçi hâlâ katedilecek çok mesafe var. Şanlıurfa,  Türkiye’nin en hızlı büyüyen şehirlerinin başında geliyor. GAP’ın sulama kısmının bitmesiyle şehrin tarım üretimi üçe katlanacak. Dolayısı ile bu emlak heyecanın bir müddet sonra biteceğine ve üretim yatırımlarının hız kazanacağına inanıyorum.

PEKİ BİZ NE EDEK?

Bölge insanı eksikliklerinin, özellikle tanıtım alanındaki hatalarının farkında. Bir hemşerim bana dert yandı; “Türkiye fıstık üretiminin yüzde 50’sini biz yapıyoruz, fıstığa Antepliler sahip çıktı, isot (biber) bizim ama tescilini Maraş aldı, biz ne edek?”

Şanlıurfa’nın turizm potansiyeli de çok yüksek. 2011’de yıllık geceleme adedi 500 bin olsa da bu rakam önümüzdeki yıllarda çok daha yukarıya çıkacak. Bildiğiniz gibi, Göbeklitepe’de yapılan kazılarda MÖ. 9500’e kadar dayanan bulgular elde edildi ve insanlık tarihini değiştirecek keşifler yapıldı. Göbeklitepe tapınağı Mısır piramitlerinden de, İngiltere’deki Stonehedge’den de daha eski. Şanlıurfa’nın diğer bir büyük tarihsel değeri ise yeryüzünün ilk üniversitesi olma özelliğine sahip Harran Medresesi.

Göbeklitepe, Şanlıurfa

DİN TURİZMİ AÇISINDAN EŞSİZ

Bunların yanında dini turizm açısından da Şanlıurfa çok önemli değerleri barındırıyor. Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı yer olarak bilinen Balıklı Göl, Ayn-ı Zeliha ve yanındaki Dergah Camii ülkemizin en önemli dini ziyaret alanlarından biri. Urfa Belediyesi çok güzel bir çevre düzenlemesi ile burayı mükemmel bir turistik mekana çevirmiş. Dergah Camii’nin avlusundaki Said Nursi Hazretleri’nin ilk gömüldüğü makam ise ziyaretçilerin ziyaret ettikleri diğer bir nokta. Avlunun diğer ucunda ise Hazreti İbrahim’in doğduğuna inanılan mağara var.

Hemşerilerim çok güzel bir dini - kültürel değeri yaşatmayı sürdürüyorlar. Yaklaşık 300 senedir (rakamda yanılabilirim çünkü rivayettir) hiç kesintiye uğramadan, her sabah namazı sonrası Dergah Camii’ne bitişik küçük mescitte cehri zikir yapılır. Bu öylesine yerleşmiş ve kuvvetli bir sivil insiyatiftir ki, 12 Eylül ihtilalinin o zorlu günlerinde bile bu ibadet kesintiye uğramamıştır.

Dergah Camii, Mescid ve Said Nursi makamı

ÖNCE SIRA GECESİ SONRA CİĞERCİ

Bizlerin de Şanlıurfa ziyareti gerçekten dolu dolu geçti. Akşam, valimiz Sayın Celalettin Güvenç bizlere bölgeye özel unutulmaz bir sıra gecesi yaşattı. Benim Sayın Güvenç ile tanışıklığım eskiye, 2006 yılına kendisinin Erzurum valiliği dönemine dayanır. Celalettin Bey, ‘Universiade 2011 Oyunları’nın Erzurum’a kazandırılmasında en çok emeği geçen kişidir. Ben de İstanbul Ticaret Odası Başkanı olarak kendisine destek vermiş, gelen heyetleri ağırlamış, bilgilendirme toplantıları düzenlemiş hatta Universiade’ı kazandığımız Torino kentindeki sunum konuşmasını yapmıştım.

Sıra gecesinde davulcu

Sıra gecesi, adına uygun bir şekilde çiğköfte ikramı, Urfa türküleri ve koyu bir sohbet ile geçti. Babam uzun uzun Suriye’deki politik gelişmeleri ve Türkiye’nin buradaki rolünü anlattı. Biz de Sayın Güvenç ile eski günleri andık. Ertesi sabah gündoğumunu Balıklı Göl’de karşıladık ve adet olduğu üzere sabah kahvaltısını hemen bitişikteki Sipahi Pazarı’ndaki ciğercilerin birinde yaptık.

Heyetimiz kahvaltıda

Saat 10.00’a doğru hem İstanbul’dan gelen Mehmet Büyükekşi liderliğindeki Türkiye İhracatçılar Meclisi heyetini hem de Ankara’dan bakanlarımız Zafer Çağlayan ve Faruk Özak’ı taşıyan uçakların Şanlıurfa’ya inmesi ile bizler de toplantının yapılacağı DSİ salonuna geçtik. Yatırım ve ticaret imkanlarının tartışıldığı toplantının ardından öğle yemeği yendi.

Toplantıyı izleyenler arasında Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da vardı

Yemekten sonra birkaç arkadaşımla birlikte ana heyetten ayrılarak Şanlıurfa Ticaret Borsası’nı ziyaret ettim. Bölgedeki tarım potansiyelini konuştuğumuz görüşmenin ardından Organize Sanayi Bölgesine geçtik. Burada İTO Meclis Üyesi Cengiz Balçık Beyefendi’nin kurduğu medikal malzeme üretim tesisini gezdik. Ardından da yorgun, sıcaktan biraz da bitkin ama çok mutlu olarak havaalanına hareket ettik.

ANADOLU’YU ANLAMAK İÇİN

Şanlıurfa özellikle tarım ve turizm alanlarında yatırım yapmayı düşünen işadamlarımıza büyük fırsatlar sunuyor. Bunun yanında, işadamı olmasanız bile, mutlaka memleketimi gidip görmenizi tavsiye ederim ve sıra gecesine katılıp çiğköfte yemeden, Ayn-ı Zeliha efsanesini pınarın sularına bakarak dinlemeden, Sipahi Pazarı’nın tarihi havasını soluyup, sabahın ilk ışıklarıyla sokaktaki peykelerden birine yerleşip ciğer dürüm tatmadan Anadolu’yu tam manası ile anlayamazsınız derim.

 Sn Balçık'ın tesisinde

Bitti...
Diğer fotoğraflar için  http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa



21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kraliçe'nin Vedası


19 Nisan Perşembe dönüş günümüz… İşadamları heyetindeki arkadaşlar, uçak öğleden sonra kalkacağı için o saate kadar serbest. Kalkış Maastricht havaalanından olacağı için onlar otobüsle Maastricht kentine gidecekler ve orayı görecekler. Rıfat Bey’le ben ise, Limburg (Maastricht şehrinin bağlı olduğu eyalet) Valisi'nin, Sayın Cumhurbaşkanımız ve Kraliçe onuruna vereceği öğle yemeğine katılmak üzere Maastricht Parlamento Binası’na gideceğiz.

Maastricht, Avrupa Birliği için simgesel öneme sahip bir şehir. Avrupa Birliği’nin ekonomik temelleri burada imzalanan meşhur Maastricht antlaşmasıyla atıldı. Yemeğin verildiği bina da, bu müzakereler için yapılmış olan ve antlaşmanın imzalandığı bina. Şimdi eyalet yönetim merkezi olarak kullanılıyormuş.


Rıfat Bey ile

ZAR ZOR İKNA ETTİM

Binaya dar ve uzun bir köprünün üzerinden geçilerek ulaşılıyor. Her zamanki gibi geleneksel kıyafetler giymiş askerler ve müzisyenler, Cumhurbaşkanımız ile Kraliçe'yi bekliyordu. Binadan içeri girince çok hoş bir sürpriz ile karşılaştım; Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı da oradaydı. Meğer Merkez Bankası sanat koleksiyonunda yer alan bazı eserler Maastricht Müzesi'nde sergilenecekmiş ve açılışı da Kraliçe ile Cumhurbaşkanımız yapacakmış.

Limburg valisi ve eşi heyetimizle

Yemek öncesi verilen resepsiyon esnasında sohbet ettiğim Limburg Vali yardımcısına, bana Maastricht Antlaşması’nın imzalandığı salonu göstermesini rica ettim. Önce biraz tereddütlü davrandıysa da, ısrarlarıma dayanamadı ve bana kendisini takip etmemi işaret etti. Merdivenlerden bir üst kata çıktık. Üst kat sahanlığında bekleyen koruma görevlilerini ikna etmek için biraz dil döktükten sonra, ahşap bir kapının ardındaki salona ulaştık.

Açık söylemek gerekirse ben bu derece önemli bir antlaşmanın biraz daha ihtişamlı bir salonda imzalandığını düşünüyordum. Karşımda modern tasarlanmış, sade ama kullanışlı bir salon vardı. Günümüz Limburg eyaletinin parlamentosu bu salonda toplanıyormuş. Antlaşmanın imzalandığı masayı kullanmıyor, bir köşede hatıra olarak tutuyorlar. Ben bunları öğrenirken kapıdaki koruma, resmi heyetin gelmek üzere olduğunu bildirince apar topar aşağı indik.

Maastricht Antlaşmasının imzalandığı salon

HAYRETTEN DUDAKLARIM UÇUKLADI

Cumhurbaşkanımız, Kraliçe ve beraberindeki bakanlarla el sıkışmanın ardından beraberce yemeğe geçildi. Yemekte Limburg Valisi öyle bir konuşma yaptı ki, benim dudaklarım uçukladı. Hayretler içinde etrafıma bakarken, yanımda bulunan Hollandalı ev sahiplerimizin tavırlarından bu ülke insanının ya gerçekten çok hoşgörülü ya da bu gibi olayları umursamaz oldukları sonucunu çıkardım.
 
Sn Cumhurbaşkanı ve Kraliçe'nin gelişi

Vali konuşmasına, “Kraliçem kusuruma bakmayın” diyerek başladı ve aşağı yukarı şöyle devam etti: "Biz Limburglular sadece 150 yıldır Hollandalılar ile birlikte yaşıyoruz. Daha evvel Almanlar ve Fransızlarla beraber yaşadık. Şimdi bu yeni duruma alışmaya çalışıyoruz. Bizim örf ve adetlerimiz Hollanda'nın geri kalanından çok farklıdır. Bu bölge, kültürlerin kaynaştığı gerçek anlamda Avrupalı bir bölgedir."

Bizde ciddi anlamda bir ‘kriz’ çıkarabilecek bu konuşma, standart protokol alkışlarıyla karşılandı ve konuşmasını bitiren Vali, protokol masasına dönüp Kraliçe ve Cumhurbaşkanımız Gül ile sohbete daldı.

Kraliçe Beatrix

LÜTFEN EL SALLAR MISINIZ

Yemek sonrası biz doğrudan havaalanına geçtik. Sergi açılışının ardından resmi heyet de uçağa intikal etti. Yerlerimize oturduktan sonra tam motorlar çalışmak üzereydi ki, arkadan protokol görevlisi koşarak Cumhurbaşkanımızın yanına geldi: "Efendim Kraliçe ve tüm Kraliyet ailesi hâlâ apronda ve uçağın kalkmasını bekliyorlar. Acaba sağ tarafa geçip bir el sallamanız uygun olur mu?"

Hakikaten hepsi ayakta uçağın havalanmasını bekliyorlardı. Sayın Gül yerinden kalkıp uçağın diğer tarafına geçti ve el sallayarak veda etti. Uçağımız hareket halinde önlerinden geçerken, bizi gördüklerinden mi yoksa nezaketlerinden mi bilmiyorum onlar da el sallıyordu. Uçağın sağında oturan bizler de el sallayarak ev sahiplerimize veda ettik. O yaşa gelmiş Kraliçe'nin aprondan uçak havalanana kadar ayrılmaması ve ayakta beklemesi sanırım bu ziyarete verdiği önemin ve nezaketinin en somut göstergesiydi.
 
Kraliçe'nin Vedası

Sayın Cumhurbaşkanımız ile yaptığımız Hollanda gezisinin notları bu şekilde. Benim için son derece ilginç ve öğretici bir gezi oldu.

Türkiye - Hollanda ilişkilerinin gelişerek devam etmesini dilerim. Ayrıca sıradışı bir Avrupa şehri görmek isteyenlere de, bahar aylarında Amsterdam'ı ziyaret etmelerini hararetle öneririm.

Bitti...
Diğer fotoğraflar için     http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa

20 Mayıs 2012 Pazar

Transatlantikte Toplantı, Enstitüde Konser


18 Nisan Çarşamba günü Cumhurbaşkanlığı heyeti ile beraber idari başkent Lahey'e geçtik. Hollanda Parlamentosu’nda Başbakan Mark Rutte, Sayın Abdullah Gül onuruna bir yemek verecek. Parlamento binası 13’üncü yüzyıldan kalmış ve Hollanda kontlarının toplanma mekânıymış.

Parlamento bahçesinde

Parlamento'nun girişinde ziyaretimizin şerefine Türk ve Hollanda bayrakları asılmıştı. Kapıda bekleyen askerler artık alıştığımız gibi geleneksel üniforma giymişti. Yemekten evvel kokteyl için bizi genişçe bir salona aldılar. Elişi halıların duvarlardan sarktığı, duvarlarda ve tavanda büyük yağlıboya resimlerin bulunduğu, heykeller ve avizelerle süslü, pek ihtişamlı bir salondu burası. Dayanamayıp Hollandalı ev sahiplerimizden birine salonu sordum, gülümseyerek cevaplandırdı; "Burası Bakanlar Kurulu toplantı salonu, tabii siz geleceksiniz diye masaları ve sandalyeleri kaldırdık. Tam da sizin şu anda durduğunuz yerde Başbakanımızın koltuğu vardı."
 
Bakanlar Kurulu Salonu

Daha sonra hep beraber yemeğin yeneceği Şövalye Salonu'na geçtik. Burası yılda bir Kraliçe'nin parlamentoya hitap ettiği salonmuş. Kenarda Hollanda Kraliyet Tahtı ihtişamlı bir şekilde duruyordu. Duvarlarda Hollanda'nın 12 eyaletini temsil eden amblemler asılıydı. Yemekte Kraliçe, Hollanda Başbakanı ve Bakanlar Kurulu üyeleri vardı. Başbakan, lalenin Türklerden Hollandalılara gelen bir hediye olduğunu anlatan güzel bir konuşma yaptı ve Cumhurbaşkanımıza Türkiye - Hollanda ilişkilerinin 400’üncü yılı anısına özel olarak bastırılan bir madeni para hediye etti.

Taht Salonu

ERDOĞAN’IN TAKDİR TOPLAYAN TAKTİĞİ

Yemekte yanımda Lahey Belediye Başkanı Jozias Van Aartsen oturuyordu. Van Aartsen şimdiki Başbakandan evvel parti liderliği de yapmış, birçok bakanlık görevlerinde bulunmuş çok etkili bir politikacı. Kendisi ile Avrupa'daki ırkçılık akımlarından, Türkiye - Avrupa ilişkilerine kadar birçok konuda sohbet ettik. Bana kendisi Dışişleri Bakanı iken, Sayın Erdoğan ile karşılaşmasını anlattı;

"Toplantı başladı, sizin Başbakanınız (Erdoğan'ı kastediyor) ellerini masaya koydu ve bana sordu, ‘Sizin ülke geçen sene ne kadar büyüdü?’ Ben cevap verdim; ‘Ortalama  yüzde 4 gibi’. Güldü ve ‘Biz yüzde 9 büyüdük. Haydi şimdi konuşalım’ dedi.  Beni çok hazırlıksız yakalamıştı. Müzakereye onun karşısında bir puan geriden başladık. Daha sonra aynısını başka Avrupalı bakanlara da yaptığını öğrendim. Erdoğan, büyük siyasetçi…"

Sn Palandöken muhafızlarla

EN BÜYÜK HASTALIĞIMIZ BÖLÜNME  

Yemekten sonra Rıfat Bey’le beraber Cumhurbaşkanlığı heyetinden ayrıldık ve Dünya Türk İş Konseyi Avrupa Bölge Toplantısına katılmak üzere Rotterdam şehrine gittik. Avrupa'daki Türk işadamlarının büyük kısmı bu toplantıya gelmişti. Büyük kısmı diyorum çünkü bizlerin en büyük hastalığı olan bölünme burada da kendisini göstermiş. Tam aynı gün aynı saat, bir Türk Sivil Toplum Kuruluşu kendisine bağlı işadamı derneklerini Amsterdam'da toplantıya çağırmış!

Dünya Türk İş Konseyi, TOBB çatısı altında, Türkiye dışındaki tüm Türk işadamlarını aynı çatı altında birleştirmeyi hedefleyen bir oluşum. Avrupa bölge toplantısı için çok ilginç bir mekân seçmişler; SS Rotterdam transatlantiği. Bu dev gemi, o denizciliğin altın çağında, aynı meşhur Titanic gibi, Avrupa ile Amerika arasında yolcu taşıyormuş. Şimdi limana bağlı bir şekilde otel olarak hizmet veriyor. Koridorlarında hâlâ o eski günlerin ihtişamını görmek mümkün.
 
SS Rotterdam Transatlantiği

Toplantı geniş katılımla, çok başarılı geçti. Sayın Egemen Bağış katılımcıları heyecanlandıran duygusal bir konuşma yaptı.  Konuşmalar bitince, işadamlarımızla sohbet ettim ve şu gerçeği bir defa daha fark ettim; Gurbetteki Türkler, Türkiye'de yaşayan bizlere nazaran birçok konuda daha hassaslar ve anavatanlarına çok derin duygularla bağlılar. İkinci ve üçüncü nesildeki en büyük tehlike de, bu insanların kendilerini zaman zaman hem Avrupa'da hem Türkiye'de dışlanmış hissetmeleri. Yurtdışında yaşayan Türkler, Türkiye'nin en büyük zenginliklerinden biridir ama aynı zamanda da ne yazık ki en ihmal edilmiş meselesi, en çok ziyan edilmiş değeridir.

Avrupa Bölge Toplantısı

 EV SAHİBİ OLUNCA BİLDİK LEZZETLERİ TADABİLDİK

Toplantıdan sonra, Kraliyet Tropikal Enstitüsü'ndeki Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası konserine yetişmek üzere Amsterdam'a doğru yola çıktık. Bu Enstitü,  tropikal bölgeler üzerine araştırmalar yapmak amacıyla kurulmuş, müze işlevi de olan bir kurum. Tüm diğer kraliyet kurumları gibi, mimarisi ve klasik dekorasyonu ile beğenimizi topladı. Kraliçe başta olmak üzere gene tüm Kraliyet ailesi, Sayın Cumhurbaşkanımıza bu programda da eşlik etti. Önce bir kokteyl hemen arkasından da konser. Bu kez ev sahibi bizler olduğumuzdan ikramı da Türk aşçılar hazırlamıştı. Başta ben olmak üzere tüm heyetimiz özlediğimiz lezzetleri doya doya tattık.
 
Kraliyet Tropikal Enstitüsünde dostlarla

FARKLI BİR PROGRAM BİZİ DAHA İYİ YANSITABİLİRDİ

Konser Hollanda ve Türk Milli Marşları’nın orkestra tarafından çalınması ile başladı. Akabinde Hollanda doğumlu Azra Akın hanımefendi ve Türkiye'de yaşayan televizyon programcısı Hollandalı Wilco Van Herpen, Türkçe ve Flemenkçe takdimler yaptılar. Daha sonra konser başladı. Seslendirilen parçalar Andriessen'den çeşitlemeler, Piazzolla'dan melodi ve Ulvi Cemal Erkin'den Sinfonietta oldu. Konser güzel olmakla beraber, heyetin büyük çoğunluğunun görüşü Türkiye'den daha fazla esintiler taşıyan bir programın bizleri daha iyi anlatabileceği şeklindeydi.  Batı müziği yerine Türk müziği veya yaylı çalgılarla Türk eserlerinin seslendirilmesi bizim kültürümüzü daha iyi temsil eder ve tanıtırdı.


Konserden bir görüntü

Konser sonrasında gene bir resepsiyon oldu ve sanatçılar hem konuklarla hem de ev sahiplerimizle bir araya gelme imkanı buldu. Bu yorucu ama verimli günün ardından otel odama dönebildiğimde vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
 

Devam edecek...
Diğer fotoğraflar için http://www.facebook.com/myalcintas.sayfa